“Artı Yaşam” ile Amasra

Mevsim sonbahar olunca, Ankaralı olanları bir telaş kaplar. Kar yağıp soğuklar bastırmadan herkes açık havanın son demlerini yaşamak için bulabildikleri tüm fırsatları değerlendirirler. Yazın sıcakta herkes bir yerlere kaçar ama sonbahar gelince barlar, kafeler, caddeler cıvıl cıvıl insan dolar. Biz de her ne kadar bu şehrin Ankaralılaştıramadıklarındanız desek de sonbahar gelince aynı kaygıyla hafta sonu soluğu Amasra’da aldık.

Amasra Karadeniz’in kıyısında Bartın’a bağlı şirin mi şirin bir sahil kasabasıdır. Denize doğru uzanmış bir burun, burnun iki yanında korunaklı birer liman görevi gören iki koy ve ana karaya bağlı ve bağımsız adaları ile eşsiz bir görsel güzelliğe sahiptir. Öyle ki 13. yüzyılda Cenevizliler tarafından ele geçirilen Amasra’ya Fatih Sultan Mehmet 1460 yılı Ekim ayında düzenlediği bir seferde şehre hakim bir tepeye geldiğinde şehrin güzelliğini anlatmak için şu sözleri söyler: Lala, lala!, çeşm-i cihan bu m’ola ve kaleye haber gönderir: Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem, kalenin anahtarını bana getiriniz. Bunun üzerine kale komutanı anahtarı Fatih’in bulunduğu tepeye getirir ve şehir savaşmadan zapdedilmiş olur.

Biz Amasra’ya bir turla gittik, malum araçla günü birlik gidip gelmek için uzun ve yorucu bir yol. Biz “Artıyaşam” ı tercih ettik. Gece yola çıktık ve sabahın ilk ışıkları ile Amasra’ya vardık. Amasra’nın girişinde tüm şehri görebileceğiniz güzel bir tepe var. Biz orada durduk ve gün ağarmadan şehri ışıklar altında fotoğraflama şansımız oldu.

Günün ilk saatlerinde, deniz kokusu, gün doğumu, bir de balıkçı teknelerinin motor sesleri eşliğinde Mendireğe doğru yürümek büyük bir keyif. Mendireğe doğru yürürken solunuzda uzanan Atatürk’ün silueti de ayrı bir güzel.

.

Böylesi keyifli bir yürüyüşün ardından leziz Amasra ekmeği ile denize nazır kahvaltı edebileceğiniz yerler var elbet, ancak biz sabah çok erken indiğimiz için tur rehberimizin bizim için hazırladığı kahvaltı ile yetinmek zorunda kaldık. Kahvaltı sonrası gezimize önce kıyıdaki tekneleri fotoğraflamakla başladık. Teknelerin hemen yanında da şehrin krokisini bulduk.

.

Gezimize kale içi ile devam ettik. Kalenin sokaklarında gezerken sokakta sadece biz erkenciler bir de kediler var. Her evin önünde miskin miskin yatan rengarenk kediler görebilirsiniz.  Son dönemlerdeki hayvan düşmanlarının aksine Amasra’nın halkı kedilerle mutlu mesut yaşıyorlar.

Sokaklarda gezinirken bu şirin kedilerin yanı sıra her evin önündeki rengarenk çiçekler ve mis gibi incir kokuları büyülüyor insanı. İçi çukur olan her şey saksı niyetine kullanılmış, portakal sıkacağı, çizme, hatta eski elektrik süpürgesi bile.

Kale içinde iki tane kilise (şapel) var. Ancak kiliselerden bir tanesi Fatih’in fethinden sonra camiye çevrilmiş ve adı Fatih Cami konulmuş.  Biz gittiğimizde ikisi de kapalı olduğu için içine giremedik.

Kalenin içinde Bizans döneminden kalma Kemere Köprüsünden geçerek Boztepe tarafına geçebilirsiniz.  Eski çağlarda köprünün altı çakıl taşları ile doluymuş, ancak deniz temizliği sırasında çakıl taşları temizlenerek köprünün altından deniz akımı sağlanmış.

Köprüden geçtikten sonra Boztepe’de bulunan çay bahçesine de adını veren “Ağlayan Ağaç”a  gidiyoruz. Ağlayan Ağaçta Tavşan Adasına karşı çaylarınızı yudumlarken kahvaltı edebilirsiniz. Ağlayan Ağaç, 300-350 yaş arasında bir selvi ağacıdır. Denizden ve rutubetten aldığı nemi bünyesinde toplayarak yılda 3 veya 5 defa İlkbaharda Nisan ve Mayıs aylarında yapraklarından damlalar şeklinde bırakmaktadır. Yöre halkı da bu olayı ağacının ağlaması olarak tanımlamışlar.

Çaylarımızı yudumladıktan sonra kalenin içinden arka sokaklardan küçük limanın doğusuna doğru ilerlerken  son durağımız olan “Direkli Kaya” ya halk arasında “Amastris’in Hamamı” olarak da bilinen buruna doğru iniyoruz. İlçe sakinleri denize girdikleri mekanlardan birisi de burası.

Kale içinde gezindikten sonra Amasra’ya özgü tahta işçiliğinin ve daha birçok el sanatlarının sergilendiği “Çekiciler Çarşısı”na uğramadan olmaz di’mi. Sevdiklerinize ufak hediyeler almak isterseniz burası doğru adres.

Keyifli bir şehir turuna harika bir öğle yemeği ile ara veriyoruz. Turla geldiğinizde onlar genellikle “Çeşm-i Cihan’a” götürürler öğle yemeği için. Ama bizim tavsiyemiz ve bölge halkının yönlendirmeleri kesinlikle “Martı Balık” ya da “Canlı Balık Mustafa Amaca’nın yeri” oluyor. Biz Canlı Balıkta’ki son derece asık suratlı personelde rahatsız olduğumuz için Martı Balık’ı tercih ettik. Güler yüzlü personel, sizi kapıda karşılıyor ve içeride rahat etmeniz için her şeyi yapmaya hazırlar. Deniz kıyısında harika bir balık keyfi istiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum.

Bu mükemmel öğle yemeğinden sonra gezimize bir tekne turu ile devam ediyoruz. Tekne turu şehrin kıyılarından şehri izleme şansını buluyorsunuz. Yaklaşık 45-60dk arasında süren tur ücretleri çok makul 5TL.

Amasra’ya gelinir de Pazar alışverişi yapılmadan dönülür mü hiç. “Kadınlar Pazarı” (Galla Pazarı) yakın civardaki köylerden ve ilçe merkezinden kadınların yetiştirdikleri ürünleri, süt ürünlerini ve kendi yaptıkları turşu, reçel, erişte gibi ürünleri sattıkları alan. Eliniz boş dönemezsin emin olun.

Şehir merkezindeki son durağımız Mendireğin alt tarafında kalan “Gönderilememiş Mektuplar” filminde Türkan Şoray’ın (Gülfem) kızı Cemre’nin gizli yeri olan mağaraya giriyoruz. Deniz suları mağaranın içine sokulmuş, mistik bir havası var buranın. Mendirekte yürürken uğramadan geçmeyin.

Gezimizi Amasra-Bartın yolu üzerindeki “Kuş Yakası Yol Anıtı” ile tamamladık. Anıta ağaçlar arasında tahta merdivenlerden çıkılıyor. Yufka kabartma tekniği ile kayalara oyulmuş kral heykeli ve Roma hakimiyetinin sembolü olan kartal figürü ve iki kitabesi bulunmaktadır.

Bir güne biz bu kadarını sığdırabildik ama, Amasra’nın denize girilecek harika koylarını gezmeye zaman bulamadık. Bir hafta sonu kaçamağı yapıp sonbahar bitmeden muhakkak gidip bu şirin ilçeyi görün.

.

Yazı ve Fotoğraflar: Aslı

.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir