Amasra

“Artı Yaşam” ile Amasra

Mevsim sonbahar olunca, Ankaralı olanları bir telaş kaplar. Kar yağıp soğuklar bastırmadan herkes açık havanın son demlerini yaşamak için bulabildikleri tüm fırsatları değerlendirirler. Yazın sıcakta herkes bir yerlere kaçar ama sonbahar gelince barlar, kafeler, caddeler cıvıl cıvıl insan dolar. Biz de her ne kadar bu şehrin Ankaralılaştıramadıklarındanız desek de sonbahar gelince aynı kaygıyla hafta sonu soluğu Amasra’da aldık.

Amasra Karadeniz’in kıyısında Bartın’a bağlı şirin mi şirin bir sahil kasabasıdır. Denize doğru uzanmış bir burun, burnun iki yanında korunaklı birer liman görevi gören iki koy ve ana karaya bağlı ve bağımsız adaları ile eşsiz bir görsel güzelliğe sahiptir. Öyle ki 13. yüzyılda Cenevizliler tarafından ele geçirilen Amasra’ya Fatih Sultan Mehmet 1460 yılı Ekim ayında düzenlediği bir seferde şehre hakim bir tepeye geldiğinde şehrin güzelliğini anlatmak için şu sözleri söyler: Lala, lala!, çeşm-i cihan bu m’ola ve kaleye haber gönderir: Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem, kalenin anahtarını bana getiriniz. Bunun üzerine kale komutanı anahtarı Fatih’in bulunduğu tepeye getirir ve şehir savaşmadan zapdedilmiş olur.

Biz Amasra’ya bir turla gittik, malum araçla günü birlik gidip gelmek için uzun ve yorucu bir yol. Biz “Artıyaşam” ı tercih ettik. Gece yola çıktık ve sabahın ilk ışıkları ile Amasra’ya vardık. Amasra’nın girişinde tüm şehri görebileceğiniz güzel bir tepe var. Biz orada durduk ve gün ağarmadan şehri ışıklar altında fotoğraflama şansımız oldu.

Günün ilk saatlerinde, deniz kokusu, gün doğumu, bir de balıkçı teknelerinin motor sesleri eşliğinde Mendireğe doğru yürümek büyük bir keyif. Mendireğe doğru yürürken solunuzda uzanan Atatürk’ün silueti de ayrı bir güzel.

.

Böylesi keyifli bir yürüyüşün ardından leziz Amasra ekmeği ile denize nazır kahvaltı edebileceğiniz yerler var elbet, ancak biz sabah çok erken indiğimiz için tur rehberimizin bizim için hazırladığı kahvaltı ile yetinmek zorunda kaldık. Kahvaltı sonrası gezimize önce kıyıdaki tekneleri fotoğraflamakla başladık. Teknelerin hemen yanında da şehrin krokisini bulduk.

.

Gezimize kale içi ile devam ettik. Kalenin sokaklarında gezerken sokakta sadece biz erkenciler bir de kediler var. Her evin önünde miskin miskin yatan rengarenk kediler görebilirsiniz.  Son dönemlerdeki hayvan düşmanlarının aksine Amasra’nın halkı kedilerle mutlu mesut yaşıyorlar.

Sokaklarda gezinirken bu şirin kedilerin yanı sıra her evin önündeki rengarenk çiçekler ve mis gibi incir kokuları büyülüyor insanı. İçi çukur olan her şey saksı niyetine kullanılmış, portakal sıkacağı, çizme, hatta eski elektrik süpürgesi bile.

Kale içinde iki tane kilise (şapel) var. Ancak kiliselerden bir tanesi Fatih’in fethinden sonra camiye çevrilmiş ve adı Fatih Cami konulmuş.  Biz gittiğimizde ikisi de kapalı olduğu için içine giremedik.

Kalenin içinde Bizans döneminden kalma Kemere Köprüsünden geçerek Boztepe tarafına geçebilirsiniz.  Eski çağlarda köprünün altı çakıl taşları ile doluymuş, ancak deniz temizliği sırasında çakıl taşları temizlenerek köprünün altından deniz akımı sağlanmış.

Köprüden geçtikten sonra Boztepe’de bulunan çay bahçesine de adını veren “Ağlayan Ağaç”a  gidiyoruz. Ağlayan Ağaçta Tavşan Adasına karşı çaylarınızı yudumlarken kahvaltı edebilirsiniz. Ağlayan Ağaç, 300-350 yaş arasında bir selvi ağacıdır. Denizden ve rutubetten aldığı nemi bünyesinde toplayarak yılda 3 veya 5 defa İlkbaharda Nisan ve Mayıs aylarında yapraklarından damlalar şeklinde bırakmaktadır. Yöre halkı da bu olayı ağacının ağlaması olarak tanımlamışlar.

Çaylarımızı yudumladıktan sonra kalenin içinden arka sokaklardan küçük limanın doğusuna doğru ilerlerken  son durağımız olan “Direkli Kaya” ya halk arasında “Amastris’in Hamamı” olarak da bilinen buruna doğru iniyoruz. İlçe sakinleri denize girdikleri mekanlardan birisi de burası.

Kale içinde gezindikten sonra Amasra’ya özgü tahta işçiliğinin ve daha birçok el sanatlarının sergilendiği “Çekiciler Çarşısı”na uğramadan olmaz di’mi. Sevdiklerinize ufak hediyeler almak isterseniz burası doğru adres.

Keyifli bir şehir turuna harika bir öğle yemeği ile ara veriyoruz. Turla geldiğinizde onlar genellikle “Çeşm-i Cihan’a” götürürler öğle yemeği için. Ama bizim tavsiyemiz ve bölge halkının yönlendirmeleri kesinlikle “Martı Balık” ya da “Canlı Balık Mustafa Amaca’nın yeri” oluyor. Biz Canlı Balıkta’ki son derece asık suratlı personelde rahatsız olduğumuz için Martı Balık’ı tercih ettik. Güler yüzlü personel, sizi kapıda karşılıyor ve içeride rahat etmeniz için her şeyi yapmaya hazırlar. Deniz kıyısında harika bir balık keyfi istiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum.

Bu mükemmel öğle yemeğinden sonra gezimize bir tekne turu ile devam ediyoruz. Tekne turu şehrin kıyılarından şehri izleme şansını buluyorsunuz. Yaklaşık 45-60dk arasında süren tur ücretleri çok makul 5TL.

Amasra’ya gelinir de Pazar alışverişi yapılmadan dönülür mü hiç. “Kadınlar Pazarı” (Galla Pazarı) yakın civardaki köylerden ve ilçe merkezinden kadınların yetiştirdikleri ürünleri, süt ürünlerini ve kendi yaptıkları turşu, reçel, erişte gibi ürünleri sattıkları alan. Eliniz boş dönemezsin emin olun.

Şehir merkezindeki son durağımız Mendireğin alt tarafında kalan “Gönderilememiş Mektuplar” filminde Türkan Şoray’ın (Gülfem) kızı Cemre’nin gizli yeri olan mağaraya giriyoruz. Deniz suları mağaranın içine sokulmuş, mistik bir havası var buranın. Mendirekte yürürken uğramadan geçmeyin.

Gezimizi Amasra-Bartın yolu üzerindeki “Kuş Yakası Yol Anıtı” ile tamamladık. Anıta ağaçlar arasında tahta merdivenlerden çıkılıyor. Yufka kabartma tekniği ile kayalara oyulmuş kral heykeli ve Roma hakimiyetinin sembolü olan kartal figürü ve iki kitabesi bulunmaktadır.

Bir güne biz bu kadarını sığdırabildik ama, Amasra’nın denize girilecek harika koylarını gezmeye zaman bulamadık. Bir hafta sonu kaçamağı yapıp sonbahar bitmeden muhakkak gidip bu şirin ilçeyi görün.

.

Yazı ve Fotoğraflar: Aslı

.

öludeniz macera kampı

Ölüdeniz Macera Kampı: Her Şeyin Bir Yaşı Var

Sizlerle, bu yaz başımızdan geçen “macerayı” biraz gecikmeli de olsa paylaşacağım. Amacım gelecek yaz bu kampta “macera” yaşamayı planlayanlara bir nebze olsun akıl fikir verebilmek ve mağduriyetimizin acısını yazarak da olsa hafifletebilmek.

Öncelikle bu kampa gitme fikri kız arkadaşım Aslı’dan geldi. Bir akşam heyecanla (kendisi onlarca kampanya sitesine üye olduğu için)  buranın makul fiyatlı kampanya linkini gösterdi. Geçmiş dönemki tecrübelerimden yazın ortasında ve Akdenizde bir kampın pek parlak bir fikir olmadığını biliyordum. Ancak bir psikolog olarak da en iyi öğrenme biçiminin yaşayarak öğrenme olduğunu da bildiğimden, bu fikri reddedip yıllarca “gitmediğim” kamp olarak kalacak bir anı yerine Aslı’ya deneyerek öğreneceği bir anı bırakmak istedim.

Gelelim kampa: kamp aslında Fethiye Ölüdenizde lagünün hemen üstünde bulunuyor. Sanırım yüksekliği 200-300m falan. Dik bir patikadan yürüyerek yaklaşık 20 dakikada lagüne inebiliyorsunuz. Ama asıl ulaşım, anayoldan Fethiyeye inerken görebileceğiniz seyir terasının hemen karşısında, bir orman yolundan sağlanıyor. İki buçuk kilometrelik yol yürüyüş için keyifli, araç için eziyetli bir yol. Biz Ford KA ile geldik, bir sorun yaşamadık ancak alçak bir aracınız varsa mutlaka altı yere sürtecektir. Ayrıca kamp sakinleri için belirli saatlerde servis olduğunuda belirteyim.

Yol boyu yer yer yukardaki harika manzara ve benzerlerini görebilirsiniz. Ama sıcaklığın çok yüksek olduğunu hatırlatayım. Yazı içerisinde birkaç kez daha hatırlatacağım bunu.

Kampın girişi, orman içinde iki bucuk kilometrelik yolu geçtikten sonra yukardaki şekilde sizi karşılıyor. Genel olarak renkli ve ilginç dekorlarıyla kampta eğlenceli zaman geçirecekmişsiniz gibi bir izlenime kapılıyorsunuz. Kampa girip görevli birini bulduktan sonra rezervasyonumuzu yaptırdığımız çadıra götürüldük.

Fethiyenin korkunç sıcağı ve nemi içerisinde bu çadırı görür görmez yanlış bir karar verdiğimiz anlaşıldı ve biraz daha fark ödeyerek ahşap kulübede kalmaya karar verdik.

Farkı ödeyip yukarıdaki sevimli kulübeye geçtik. Tabi kısa sürede o kadar sevimli olmadığını anlayacaktık. Öncelikle kulübe o kadar küçük ki içine sadece yatak sığıyor. Bir de tuvalet/duş için ayrılmış çok küçük bir bölüm daha var. Bu bölümün kapısı olmadığı için yataktaki kız arkadaşınızla göz göze tuvalet ihtiyacınızı giderebiliyorsunuz. Eğer bu tecrübeyi atlatırsanız aşkınızın perçinlenip sarsılmaz bir hale geleceğini garanti ederim.

Bu arada çadırda kalanlar yukarıdaki ortak lavabo ve tuvaletleri kullanıyorlar. Temizlik konusunda kampın pek parlak olmadığını söyleyeyim. Bize verilen kulübenin temizliği de yapılmamıştı. Ancak Orhan bize bu kampı Avrupanın en temiz kampı olarak lanse etmişti. Auschwitz kampının da bir zamanlar Avrupada olduğunu düşünürsek, en azından buranın en kötü olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aslında bunu anlayışla karşılamak lazım. Bu sıcakta personel nasıl temizlik yapsın.

İlk günü kamp ve etkinlikler hakkında bilgi alarak geçirdikten hemen sonra kabus geceler başladı. Heryerde milyonlarca sivrisinek havanın kararmasıyla bizi ısırmaya başladı. Kulübenin heryerini kapatmış, onlarca sivrisineği darp etmiş olmama rağmen sabah uyandığımda Aslı’nın vücudunda 80 tane sinek ısırığı saydık. Benim ise sadece gövdemde 80 ısırık vardı. Bacaklarımdakini saymaya enerjimiz kalmamıştı. Burada iki geceden sonra kampın yöneticisi Orhan’a giderek arıza çıkarttık ve paramızı geri almaya çalıştık. Tabi cebe giren para kolay çıkmadığı için Orhan bizi kibarca reddederek betonarme binada kalabileceğimizi söyledi. Bu şartlar altında ben hemen eşyaları toparlayıp kampı terk etmeyi düşünürken Aslı’nın yaşayarak öğrenme içgüdüsü tekrar ortaya çıktı ve teklifi kabul ettik.

Evet sözü edilen yer ise yukarıdaki kulübe. Bu şartlar altında buranın rezidansı denebilir. Yanlızca şanslı ve çok zengin 2-3 çift kalabiliyor burada, o derece. Burada da geceleri geç saatlere kadar süren ve gereksiz derecede çok yüksek düzeyde müzik yayınının kurbanı olduk. Ses o kadar yüksek ki kampın kaçacak hiçbir yeri kalmıyor.

Kamp genelindeki şartlara gelince öncelikle düzenli bir elektrik yok, jeneratörle ara ara elektrik veriliyor. Kamp merkezinde bulunan bir Vınn cihazıyla biraz sorunlu da olsa internet ulaşımı var. Geceleri belirli bir saatten sonra jeneratör kapatıldığından mutlaka cebinizde hen an bir fener bulundurmanız gerekiyor. Orman içinde bulunduğu ve yerleşim yerlerine bir hayli mesafede olduğu için geceleri zifiri karanlık oluyor.

Yukarıdaki havuz bir yüzme havuzu. Bir filtrasyon sistemi yok. Birilerinin temizlediğini de göremedim. Bizim en fazla yaklaştığımız mesafe yukarıdaki fotoğrafı çekmek için geldiğimiz mesafe. Bir rivayete göre çok güzel bir havuzmuş ve yüzülüyormuş.

Üstteki bölüm ise bar. Burada gördüğünüz üzere pek içki çeşiti yok. Ben sadık bir bira sever olduğum için içki çeşidinin az olması umurumda olmamıştı. Taa ki jeneratörün düzenli çalışmaması ve buzdolaplarının elektrikle çalıştığı bilgisi kafamda birleşip şimşek gibi çakıncaya kadar! Evet bu kampta soğuk içecek bulabilmek saçma şekilde zor. Barda soğuk su istediğinizde size gülümseyerek bakıyorlar. Şansınız varsa, arada bir soğuk biraya denk gelebiliyorsunuz. İçecek fiyatları makul düzeyde bulunsa da sıcak olarak aldığınızda çok pahalı gibi geliyor, hatta kendinizi salak gibi hissettiriyor.

Kamp genelinde dekorasyona ciddi derecede emek harcanmış. Heryerde ilginç detaylar, el yapımı figür, boyama, mobilya vs. görmek mümkün. Sanki buradan kalabalık bir güzel sanatlar öğrencisi grubu geçmiş gibi.

Personel genelde üniversite öğrencilerinden oluşuyor. İyi niyetli ve kibarlar. Ancak hizmet sektöründe bu yeterli olmuyor. Oturup sohbet edebilmek kadar biraz ortalığı da temizlemek gerekli.

Yukarda yemek sırasını görebilirsiniz. Yemekler üstüste iki gün yenemeyecek kadar kötü. Biz ilk iki günden sonra Fethiyede yemeye başladık. Kahvaltı için ise kötü tabiri de yetersiz kalıyor. Fotoğrafta yukarıdan bakan arkadaş aşçımızdı. Kendisi iyi ve hoş sohbet bir arkadaş. Ancak konu yemeğe gelince pek başarılı değil ve ilginç de bir mizah anlayışı var. Örneğin karpuz bittiğinde: “kendiniz kesin, beni uğraştırmayın” diyebiliyor. Bir gün de: “ayran alın bol bol, sonra kalıyor” dedi ama ortada ayran falan bulamadık.

Kampın eğlenceli kısımlarına gelirsek: bol miktarda etkinlik var. Hergün bir ya da iki etkinlik oluyor. Bunlar: Flyfox, paintball, kano, bisiklet, rafting, yamaç paraşütü gibi eğlenceli etkinlikler. Etkinlikleri tek tek veya paket olarak satın alabiliyorsunuz. Tek sorun bir çoğu sıcak yüzünden çekilmez hal alıyor. 43 derece sıcaklıkta paintball kıyafetleri giyip etrafta koşturduğunuzu hayal edin. Tavsiyem “sulu” etkinliklere katılmanız yönünde. Özellikle “gece kanosu”nu mutlaka deneyin. Flyfox da çok yormayan etkinliklerden. Yukarıda Aslı’yı flyfox yaparken görebilirsiniz.

Benim en keyif aldığım etkinlik ise dalış oldu. Normalde birçok arkadaşım dalgıçtır ve çok da fırsatım olduğu halde dalmamıştım. Burada ise Aslı’nın gazı ile denedim ve gelecek yaz sertifika almayı düşünüyoruz. Ancak oldukça klostrofobik bir hobi. Çok  ilerletmeden “intermediate” bir seviyede tutmayı planlıyoruz. Hayat güzel.

Sonuç olarak aslında üniversite öğrencilerinin seveceği bir kampa (yaş olarak yolun yarısını geçmiş biri olarak) gelmekte ben hata ettim. Ama eğitim şart (Aslı bu sana). Kampa gidip gitmeme konusunda karar verecek arkadaşlar için bir “pros and cons” bölümü yaptım, buyrun:

ARTILARI:

-Makul fiyata konaklayıp bir çok etkinliği bir arada deneyebiliyorsunuz. Etkinlik için kamptan alınıp, kampa bırakılıyorsunuz.

-Gençler için oldukça sosyal bir ortam, kamp süresi yaz aşkları için oldukça uygun, yalnızlık çekiyorsanız bir de burayı deneyin :)

-Bar fiyatları makul.

EKSİLERİ:

-Çok sıcak olduğu için klimasız, elektriksiz çekilir gibi değil.

-Soğuk içecek bulmak sorun oluyor.

-Çok fazla sivrisinek var, kaçması imkansız, spreyler işe yaramıyor.

-Yemekler kötü. Kötü derken “öğrenci yemeği” gibi, beğenen bile çıkmıştı aslında.

-Kamp geneli temizlik açısından çok sorunlu. Odalar, tabaklar, çatallar temiz değildi.

-Kamp yüksekte bulunduğundan ulaşım zahmetli. Aracınız yoksa geceleri dönmek çok zor ve dağ yolu ürkütücü.

-Geceleri gereksiz derecede yüksek düzeyde ve geç saatlere kadar müzik yayını yapılıyor. Doğaymış, ormanmış, cırcır böceklerinin sesiyle yıldızları seyredeyim falan yaşatmıyorlar.

Web sitesi: http://www.macerasenibekliyor.com/

.

Sergey Mikhaylovich Prokudin-Gorskii ile Artvin’de Karşılaşma

Sergei Mikhailovich Prokudin-Gorskii ismini geçmiş yıllarda duymuş ve çalışmalarını görmüş olsam da bu konuda bir şeyler yazma fikrinin gelişmesi bir rastlantı ile oldu. İlkokul dönemi çocukluğumun üç yılı Artvin’de geçmişti ve yaklaşık 20 yıl kadar sonra bir dizi tesadüf sonrası tekrar buraya gelmiştim.

gorskii_artvin01

Hemen sonraki haftalarda da kardeşim bana, 1910 yılında Gorskii tarafından çekilmiş, yukarıdaki Artvin fotoğrafını göstermişti. Fotoğrafa baktığımda ben de tamamen tesadüf eseri, 100 sene önce Gorskii’nin bulunduğu yerden, benzer bir Artvin manzarası çektiğimi fark ettim (altta). Gorskii hakkında bir yazı hazırlama fikri bu şekilde ortaya çıktı.

Daha önce Gorskii’nin fotoğraflarını görmüşseniz, yüz yıldan daha eski olduklarına inanmanın zor olduğunu bilirsiniz. Biz alıştığımız üzere (bırakın yüz yılı) anne babamızın fotoğrafları bile siyah beyazdır. Zaten bu durum Gorskii’nin tekniğinde bir bit yeniği var düşüncesini aklıma getirmişti. Biraz araştırınca cevabı buldum.

Sergey Prokudin-Gorskii (1863–1944) Rusya’da Funikova Gora’da doğmuş. Kimya eğitimi alan Gorskii, ünlü bilim adamlarıyla Saint Petersburg, Berlin ve Paris’de çalışarak, renkli fotoğrafların ilk tekniklerini geliştirmiş ve fotoğrafçılık tarihinin en önemli isimlerinden birisi olmuştur.

1909’dan 1915’e kadar, Çar’dan aldığı özel izinle Rusya İmparatorluğunu dolaşmış. Bu seyahati, karanlık odaya dönüştürülmüş bir araçla gerçekleştirmiş ve sayısız fotoğraf çekmiş. Rus ihtilalinden sonra Fransa’ya giderek hayatının sonuna kadar çalışmalarını Paris’te sürdürmüş.

Aşağıdaki fotoğraf Artvin’de çekilmiş. Bazı kaynaklarda “Ermeni bir kız” bazılarında ise “Gürcü bir kız” şeklinde açıklama vardı.

Gorskii yaklaşık altı yıl boyunca oldukça geniş bir bölgeyi bu şekilde dolaşarak fotoğraflamış ve bölge için çok değerli, canlı belgeler bırakmış.

.

RGB Renk Sistemi

Gorskii’nin tekniğine gelecek olursak; bir fotoğraf makinesi ile çekmek istediği konunun peş peşe 3 tane siyah beyaz fotoğrafını çekiyordu. Ancak her bir fotoğrafı çekerken objektifin önüne kırmızı (Red), yeşil (Green) ve mavi (Blue) filtre koyuyordu.

Bu üç renk (biraz fotoğrafla uğraşanlar bilir) bilgisayarlarda, dijital fotoğraf ve bazı baskı sistemlerinde kullanılan RGB renk sisteminin temelini oluşturur. Daha sonra Gorskii çektiği bu üç fotoğrafı negatif şeklinde cam üzerine aktarıyordu. Dizayn ettiği özel bir projeksiyon sistemi aracılığıyla da ayrı ayrı yerleştirdiği camlardaki bu görüntüleri perde üzerine yansıtıyordu.

Üçlü projeksiyon sisteminde açılar görüntülerin üst üste geleceği şekilde ayarlanmıştı. Bu sayede seyirciler renkli fotoğraflar izliyordu. Yani Gorskii temel olarak renkli baskıyı değil renkli projeksiyonu gerçekleştirmişti. Fotoğraflarının renkli baskıları çok daha sonra yapılacaktı. Solda bu sunumunu temsil eden bir çizimi görüyorsunuz.

Gorskii’nin Rus devrimi öncesindeki çektiği ve cam tabletler üzerine bastığı fotoğrafları 1948 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından ailesinden satın alınmış ve bilgisayarla taranarak (Walter Frankhauser tarafından geliştirilen bir teknik ile) birleştirilmiş, 2001 yılında “The Empire that was Russia” başlığı altında sergilenmiş.

Aşağıda Gorskii’nin çekmiş olduğu üç ayrı siyah beyaz fotoğraftan nasıl renkli bir fotoğraf elde ettiğini görebilirsiniz.

Soldaki sütunda üç ayrı renk filtre ile peş peşe çekilmiş üç ayrı siyah beyaz fotoğrafı bulunuyor. Gorskii’nin karşılaştığı en büyük zorluk modelin hareket etmeden durma gerekliliğiydi. Çünkü model her karede sabit durmazsa görüntüler üst üste çakışmıyor ve renk kaymaları oluşuyordu.

.

.

011a

Doğa Fotoğrafında Minimalizm

Minimalizm sanat akımı olarak 2. Dünya savaşı sonrası, öncelikle görsel sanatlar alanında ortaya çıkmış ve zamanla diğer sanat dallarına da sıçramış. Günümüzde her alanda minimalizm kelimesini duymak mümkün. Örneğin kullandığımız elektronik aletlerin tasarımı, her gün takip ettiğimiz web sitelerinin dizaynı bu bakış açısından etkilenmiş olabiliyor.

Görsel sanatlarla başlamış bir akımın fotoğrafçılığı etkilememiş olması düşünülemez tabi ki. Bu alanda çok güzel örnekler var. Ancak ben bir kademe daha alta inip Doğa Fotoğrafı‘nda bazı minimalist denemelerimi paylaşmak istedim.

Evet, eski bir fotoğrafımla başlayalım:

011a

Bu fotoğraf gelincik bitkisinin tomurcuğu. 90 derecelik bir açıyla tam üstünden ve açık diyaframla çekildi. Böylelikle konuya çok yakın olan zemin bile netliğini kaybederek tomurcuğu öne çıkardı ve sade bir fotoğrafa dönüştürdü. Diyaframı açmak, fondan kurtulmak ve konunuzu öne çıkarmak için kullanabileceğiniz basit bir teknik. Ancak bunu yapabilecek lensler genelde pahalı oluyor.

Yukarıdaki fotoğrafta ise fondaki karmaşadan kurtulmak için flaş kullanıldı. Elimde tuttuğum (konuya yakın biçimde) harici flaşı uzaktan tetikleyerek, fonun karanlıkta kalmasını sağladım. Böcek çok yüksek miktarda ışık aldığı için böyle bir fon elde edebildim. Aslında arkada birçok bitki ve dal mevcuttu.

Papatyalar kendi halinde oldukça minimalist bitkiler aslında. Biraz daha sadeleştirmek için zeminden kurtarmak istedim. Yere yatarak, aşağıdan yukarıya çekim yaptım. Böylece bomboş gökyüzü papatyalarımın fonu oldu.

Yukarıdaki fotoğrafta bir “praying mantis” görmektesiniz. Burada da böceğin karmaşık gövdesini kadraj dışı bıraktım. Modelim bir taşın üzerinde durduğu için arkasındaki bozkırı açık diyaframla bu hale getirmek zor olmadı. Böylelikle sade ve sevimli bir fotoğraf ortaya çıktı.

Bu fotoğraf ise baharda yağmur sonrası çok kolaylıkla çekilebilecek bir kare. Salyangozlar yağmur yağdığında genelde bulabildikleri bir yerlere tırmanıyorlar. Kaçmaları biraz zaman aldığı için size de sakin sakin çekmek kalıyor :) Ben fotoğraflarken sadece önümdeki bitkileri elimle biraz yana çekerek modelimin önünü açtım. Gerisini yine açık diyafram halletti.

Yukarıdaki böceğin adı “Saga Helenica”. Oldukça iri bir böcek türü. Bizim cırcır böceği dediğimiz “Cricket” ailesinden. Kendisi bir kayanın üzerinde güneşlenirken çektim.

Bu da bir güvenin kanat üstü detayı. Güveler gerçekten çok güzel hayvanlar. Makroya yeni başlayanlara güve çekmelerini öneririm. Çünkü her yerde bulunabiliyorlar. Evde bile rahatlıkla bulup çekebilirsiniz (Mesela benim evime giren böcek kolay kolay fotoğrafı çekilmeden çıkamaz). Güveler çok ürkek canlılar olmadıkları için fotoğraflamak kolay oluyor. Ayrıca çok da güzel detaylara sahipler. Sizce de havlu dokusu gibi durmuyor mu?

Yine çekmesi çok kolay bir fotoğraf, yaprak detayı. Burada dikkat edeceğiniz nokta detayları alabilmeniz için ışığın yaprağın altından gelmesini sağlamak. Bunun için ben harici flaşı yaprağın altında tutup üstünden çekim yapmıştım. Daha ucuz bir yol ise yaprağın arka yüzünü güneşe doğru tutup çekim yapmak. Bu fotoğrafta altın noktaya denk getireceğiniz bir uğur böceği ise size övgüler yağmasını sağlayacaktır :)

Son olarak da bir örümcek ağı paylaşıyorum. Bu fotoğrafta da fonu sade tutmak için yere yatarak çekim yaptım ve gökyüzünü fon olarak kullandım. Bu da oldukça minimalist bir fotoğraf oldu.

Bu konuda fikir ve denemelerinizi paylaşmak için yorum bölümünü kullanabilirsiniz…

urla_051

Urla Balık Mezatı / İzmir

İzmir’in bende hep ayrı bir yeri vardır. Şehrin güzelliği yanında harika ilçelere sahiptir ve bu ilçelere de ulaşım oldukça rahattır. Hatta merkezde çalışıp ilçelerde oturanların sayısı da az değil. Urla da İzmir’in güzel ilçelerinden bir tanesi. İzmir’e en yakın olanlardan, 35km mesafede. Giderken çeşme otobanını da kullanırsanız çok kısa sürede ulaşabilirsiniz. İlçe merkezi nüfusu 35 000 ancak tahmin edersiniz yazın neredeyse iki katına çıkıyor.

urla_011

Sahildeki bu ilçelerde Akdeniz kültürü hakim olduğunda Yunanistan kasabaları ile buraları ayırt etmek güçtür. Balıkçılık önemli bir yer tuttuğundan hem meslek olarak hem de hobi olarak balık avcılığı ile uğraşan çok. Dolayısıyla balık tüketimi de fazla.  Bu yazıda da size Urla’nın meşhur balık mezatından bahsedeceğim.

urla_021

Urla’nın İskele Mahallesinde her sabah saat 10:00 balık mezatı gerçekleşiyor. Yani açık arttırma yöntemi ile balık satılıyor. İlçe halkı kadar çevre ilçeler ve İzmir’den de katılım çok oluyor.

urla_031

Kimi evde yemek için kimi de lokantasında satmak için mezata katılıyor. Fiyatlar genelde çok uygun, balıklar da taze. Kimi zaman da benim gibi balık almayıp mezatı izlemeye gelenler de azımsanmayacak sayıda.
  urla_041
 Buraya balık almak için gidecekleri uyarayım, işler çok hızlı oluyor. Hemen teklifler veriliyor ve saniyeler içinde satılıyor. Ucuz mu, pahalı mı, alsam mı almasam mı diye düşünecek vakit yok. Önceden satın almak istediğiniz sepetleri gözünüze kestirip dikkatlice beklemelisiniz.

urla_051

Bu karmaşada insanlar öyle dikkatli izliyorlar ki kenarda durup yüz ifadelerini seyretmek  çok eğlenceli. Ama tavsiyem heyecanınızı çok belli etmeyin, bu kadar ilgi gösterirseniz fiyatı arttırabilirsiniz.

urla_11

Her sepete verilen numaralarla aldığınız balıkları takip ediyorsunuz.

urla_071

urla_081

Eğer sepete en yüksek teklifi verdiniz ve kazandıysanız hemen kenara alınıp paketleniyor.

urla_091

Hesap kitap işleri de alış verişin hızından dolayı biraz dikkat istiyor. Neredeyse yarım saat içinde kilolarca balık mezata çıkmış, çekişmeli arttırmalar sonunda satılmış, paketlenmiş ve teslim edilmiş oluyor.

urla_111

Eğer İzmir’e yolunuz düşerse mutlaka bu mezata uğrayın. Hafta sonları katılım daha fazla olduğundan belki fiyatlar yükseliyordur ancak fotoğraf çekecekseniz en uygun günler cumartesi ve pazar sanırım.

urla_101

Fotoğrafınızı çektikten sonra Urla’da güzel bir kahvaltı yapabilirsiniz.  Mutlaka çevreyi gezmek için de en az bir gününüzü ayırın. Fırsat olursa görülecek diğer yerleri de yazacağım.

degirmendere_08

Değirmendere Şelalesi / İzmir

Değirmendere şelalesi (aslında şelale demek biraz abartılı) İzmir’in Menderes ilçesine bağlı Değirmendere köyünde bulunuyor. İzmir merkezden yola çıktığınızda Menderes ilçesine geçtikten sonra karşınıza tahtalı baraj gölü çıkıyor. Burada yol ikiye ayrılıyor. Soldan devam edip Bulgurca Köyünü geçip Değirmendere’ye  varıyorsunuz.

degirmendere_01

Köyden sonra güzel bir yürüyüş parkuru var. Biz bir kısmını araçla geçtikten sonra biraz fotoğraf çekmek için yürüdük. Şelale yolunu köyde kime sorsanız tarif eder, çok karışık bir yol değil.

degirmendere_02

Sonbahar döneminde gittiğimiz için çevre fotoğraf için çok uygundu. Doğada manzara için en uygun dönemlerden birisi yaprakların sarardığı bu mevsimlerdir zaten. Ayrıca yağmur sonrası olması nedeniyle damlalar da bize güzel kareler sağladı.

degirmendere_03

İzmir’de yaşayan makro fotoğraf meraklıları için birinci olarak Kemalpaşa’yı, ikinci olarak da Menderes çevresini tavsiye ederim. Bu bölgenin en yeşil alanları. Geçtiğimiz yıllarda çıkan birkaç orman yangını Menderesin ormanlarına büyük zarar verdi gerçi.

degirmendere_05

Şelaleye doğru yürürken ne bulursak çektik. Alta bir “praying mantis” görebilirsiniz. Bu canlı çok küçük boyutlarda olduğundan çekmesi biraz zor. Normalde fotoğrafçılar açısından bu olumsuz özelliklerini hareketsizlikleri ile telafi ederler. Ama nedense bu çok hareketli olduğu için düzgün bir fotoğrafını yakalayamadım.

degirmendere_06

Akarsuyu takip ederek şelaleye (şelalecik) vardığımızda hepimiz en uygun açıyı yakalamak için etrafa dağıldık. Tabi böyle olunca içimizden birinin çıkmadığı kare bulmak zor oldu.

degirmendere_07

Sonuç olarak şelale beklentisi ile gitmezseniz çok güzel bir parkur ve gölet var. Buraya sık sık bisikletçiler, doğa yürüyüşçüleri, fotoğrafçılar geliyor. Şehire çok yakın olması nedeniyle İzmir’de yaşayıp biraz doğa görmek isteyen herkese tavsiye ederim. Ancak şehir dışından gelinip görülecek kadar da özellikli bir yer değil.

degirmendere_08

Araçlarıyla gelmek isteyenler için haritada Değirmendere köyünü işaretledim. GPS cihazım yanımda olmadığı için gölün koordinatlarını veremiyorum, haritada da bulamadım. Ama yukarıda söylediğim gibi köyde kime sorsanız tarif eder.

savsat_karagol_008

Karagöl / Şavşat / Artvin

Karagöl adında Türkiye genelinde birçok göl var. Bunların biri Borçka’da diğeri Şavşat’ta olmak üzere iki tanesi Artvin ili sınırları içinde. Borçka Karagöl gezisi yazısına buradan ulaşabilirsiniz. Şavşat Karagöl, Artvin il merkezine yaklaşık 80 Km. mesafede. Aracınızla oldukça rahat ulaşabileceğiniz bir uzaklıkta ve yolu da oldukça düzgün. Ben Artvin’den kiraladığım araç ile sorunsuz bir yolculuk yaptım. Dikkat etmeniz gereken tek nokta, Artvin-Erzurum arası yol çalışmalarından dolayı ulaşım kesintili olarak gerçekleştiriliyor. Planlamadan gitmeniz durumunda en kötü olasılıkla yaklaşık bir saat yolun açılmasını bekleyebilirsiniz. Yolun açık olduğu saatleri buradan takip edebilirsiniz.

savsat_karagol_001

Yukarıdaki fotoğraf Şavşat Kalesine ait. Karagöl’e gitmek için Şavşat İlçe Merkezine gelmeden bu kalenin hemen altından küçük bir yoldan sola sapmanız gerekiyor. Buradan sonra yol hızla yükseliyor ve virajlar nedeniyle sizi yavaşlatıyor. Ancak asıl keyifli olan kısım buradan sonra başlıyor.

savsat_karagol_002

Her zaman olduğu gibi karadeniz ormanları fotoğraf için yol boyu güzel görüntüler veriyor. Biz gittiğimizde Ekim ayı başlarıydı. Sanırım bir veya iki hafta sonra gelseydik bu bölge ormanlarının sadece bir hafta kadar süren meşhur kızıllığını yakalayabilecektik. Eğer bölgede tanıdıklarınız varsa bilgi alıp gezi tarihinizi bu haftalara getirmekte fayda var.

savsat_karagol_003

Şavşat Karagöl, Borçka Karagölden daha küçük bir göl. Derinliği yaklaşık 30 m.  Gölde Sazan Balığı ve ilginçtir 11 çeşit akvaryum balığı yaşıyormuş. Akvaryum balıkları vakti zamanında burada çalışan bir görevli tarafından bırakılmış. Şu anda göle uyum sağlamışlar ve gölün her yerinde bu akvaryum balıklarını görebiliyorsunuz.

savsat_karagol_004

Göl çevresinde rahat yürünebilecek yorucu olmayan ve çok güzel bir parkur var. Yaklaşık yarım saatlik bir gezinti yapılabiliyor. Piknik yapmak için de masa ve alanlar mevcut.

savsat_karagol_005

Eğer piknikten hoşlanmıyorsanız ufak bir tesis restoran ve pansiyon hizmeti veriyor. Burada konaklayabilir, yemek yiyebilir ve kiralayacağınız sandal ile gölde gezinti yapabilirsiniz. Kürek çekmenin zor bir şey olduğunu burada öğrendim. Yaklaşık 20 Dakikalık gezinti nefes nefese kalmanıza yetiyor.

savsat_karagol_007

Günün sabah ve öğleden sonra saatlerinde yapacağınız iki ayrı turla gölü tüm açılardan fotoğraflayabilirsiniz. Ben öğleden sonra çekebildiğim için ışık sadece bu açıdan uygundu.

savsat_karagol_008

Araçla gelmek için aşağıdaki rotayı kullanın:

petran-05

Petran Yaylası / Rize

Geziden sonra Petran yaylası hakkında biraz daha bilgi edinmek için bilgisayarın başına geçtiğimde neredeyse hiçbir şey bulamadım. Sonradan öğrendiğime göre bu gölgenin adı “Meşeköy” müş. Yaklaşık 2000m metrede bulunan yayla İkizdereye bağlı, kar ve soğuk havasıyla meşhur.

petran-01

Geziyi Mayıs ayında gerçekleştirmemize rağmen kar ve sisten dolayı çevremizi görmekte oldukça zorlandık. Fotoğraflarımız da bahar mevsiminde kış fotoğrafı oldu.

petran-02

Petran yaylasına ulaştığımızda sis daha da bastırdı, zaman zaman görüş mesafesi 5 metreye kadar düştü. Aracınızla gelmeyi düşünürseniz yolun çok dik ve virajlı olduğunu belirteyim. Arazi aracınız yoksa kışın gelmeyi düşünmeyin.

petran-03

Köy merkezine geldiğimizde kimseler yoktu. Sonradan öğrendiğimize göre köyde cenaze nedeniyle pek kimse kalmamış. Normalde kışın dahi kalanlar var. Konuştuğumuz köylüler kışın çok sert geçtiğini söyledi. Kar yüksekliği yılın büyük çoğunluğu birkaç metreyi rahatlıkla buluyormuş.

petran-04

petran-05

Gezinin büyük kısmı yoğun sis nedeniyle nereye yürüdüğümüzü görmeden geçti. Vadinin güzel manzarasını bu nedenle hiç göremedik. Umarım yazın tekrar gelip fotoğraflama imkanı bulurum.

petran-06

petran-09

petran-10

Bölge hakkında çok fazla bilgi edinemedim. Ancak aşağıda Rize üzerinden rotayı harita üzerinden görebilirsiniz.